15 Mart 2010
14 Mart 2010
Sema Moritz

“Taş Plak Sesli Kadın” diye tanıtıldı çeşitli kanalların kültür sanat programlarında Sema Moritz yada kısaca Sema. DTCF’de eğitimini tamamladıktan sonra 1980’de Almanya’ya gidip cazdan, tangoya birçok türde şarkılar söyleyerek kendi yorumunu yarattı. Almanya – Türkiye arasında gidip gelen Sema, iki ülkede de birçok değişik grupla çalıştı. İşlerini, çalışmalarını kısa bir araştırmayla internetten bulmak mümkün; uzun listede benim en çok dikkatimi çeken Garajistanbul’da Mustafa Avkıran rejisindeki çalışmaları, Tuncel Kurtiz’le “Şeyh Bedrettin Destanı”nı ve Aya İrini’de “İstanbul’u Dinliyorum”u seslendirmesi.
“Taş Plak Sesli Kadın” diye anılmasının nedeni ise 2007’de çıkarttığı “Efsane Hanımlar” ve 2010’da çıkarttığı “Ekho ii” albümleri. Efsane Hanımlar serisinde Cumhuriyet Dönemi’nden gelen o eski tangoları, şarkıları seslendiriyor. Kesinlikle çok değerli iki albüm, arşive katılması ve Pazar öğlenleri dinlenesi. Anneannemin evinde gibi hissediyorum Sema’yı dinleyince; çok tuhaf, ben 3 yaşındayken ölen anneannemi neredeyse hiç hatırlamıyorum bile.
Bugüne kadar çok farklı yorumlarını dinlemiş olsam da en beğendiğim “Fikrimin İnce Gülü” yorumu Sema’ya ait.
12 Mart 2010
De Muze Jazz Cafe, Antwerp ve Gordon Gold

Mekana girdiğinizde sağda solda hemen ikişer masa ve sağdaki masanın hemen yanında bar, barın yanında da ufacık sahne yer alıyor. Her akşam 8de illa ki canlı performans oluyormuş. Biz de denk geldik haliyle. Mekandan bahsediyorduk, soldaki masaların yanındaki merdivenden asma kata çıkıyorsunuz, asma katta da birkaç masa var. İlk gidişimizde alt katta, sonrakinde ise asma katta oturduk, mekanın tadını çıkardık. Mekanı şöyle bir süzdüğümüzde önce Karga'ya ne kadar da çok benzediğini, sonra da 18 yaşındaki gençlerin de, 70lik amcaların da, her kesimden insanın olduğunu farkettik. Loş atmosfer, dışarıda yaz da olsa kapalı Flaman ülkesi havası, harika müzikler... ve sırada ne içeceğimize karar verme anı.
Seçme işini sınıf listesinden sözlüye kaldırılacak öğrenciyi seçen öğretmen gibi gözlerimizi kapatıp parmağımızın durduğu yerdeki birayı seçtik. Seçmez olaydık! Gordon Gold diye bir şey çıktı, gidip bardan aldım, şişesi 2.8 euro. %10 alkol içerdiğini görünce önceki yüksek alkollü bira tecrübelerim geldi aklıma; tatlı, ağız tadını bozan biralar; mesela Hollanda birası Kasteel. Neyse, birayı yudumladım, birde ne göreyim! Harika bir tad, az tatlı, oldukça yoğun. Karamanın koyunu hesabı Gordon Gold'un oyunu da sonradan çıktı ortaya, tuvalete gitmek için kalktığımda dengeyi sağlayamıyordum. Resmen bir bira çarptı, olacak iş değil.

Bu yazıyı bitirelim artık, sıkıldım ben de. Antwerp'e giderseniz, akşam vakti De Muze'a gidin ve güzel bir konser eşliğinde bu birayı için. Sonra otele dönüşte dikkatli olun ama, Antwerp tehlikeli şehir. Ki Antwerp ayrı bir yazı konusu...
Sen gidiyorsun...
saçlarını, gözlerini, ellerini
neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya,
her seferinde bir şey unutuyorsun, sıcak,
termometrede yükselen çizgi çizgi.
Kim bilir nerelerde soğuyorsun...
Senin gözbebeklerin var ya, kadın kadın gülen
insan insan bakan gözbebeklerin,
beni tutsa tutsa gözbebeklerin tutar ayakta,
beni yıksa yıksa gözbebeklerin yerle bir eder.
Ne gelirse onlardan gelir bana,
çalışma gücü, yaşam direnci...
Mutluluk gibi kazanılması zor,
Mutluluk gibi kaybeldilmesi kolay.
Bir açarsın ki mutluyum,
Bir kaparsın ki her şey elimden gitmiş.
Rıfat Ilgaz'ın şair yanı böyle işte. O'nu çok seviyorsun, çok istiyorsun çünkü kaybetmekten korkuyorsun. Kaybetme korkusudur çünkü ilişkinin temeli, anlamı birlikteliğindedir. Aşka aşık günlerde böyle düşünmez insan, hayal ettiği daha güzel daha ilahidir. Oysa kendini tanımaktadır insan ilişkinin içindeyken, Oblomovluk olsa da serde pek sevmeyiz onu. Kendine zincir vurmaktan çıkarır O, harekete geçirir, çalışmaya iter, şevk verir insana. Gün gelir hepsini alıverir ama elinden...
11 Mart 2010
Ezilenler
Dostoyevski'nin ezen ve ezilenleri anlattığı, ezenler üzerinden kapitalizmin ahlakını sorguladığı kitabı. İletişim'den çıkan baskısında önsözde Orhan Pamuk "A'nın B'ye aşkı, B'nin C'ye aşkını görünce B ve C'nin mutluluğunu sağlamaya çalışır" dese de, esas konunun bu olmadığı aşikar bence. A, B, C üzerinden aşkı ele alınca aklıma Aylak Adam geldi, bir kez daha Yusuf Atılgan'ı andım bugün. Baş değilse de en önemli, ya da düğüm çözücü karakter olan Prens Valkovski'nin Vanya'yı ezip, aşağıladığı şu bölümü de buraya el emeğiyle aktarmak istedim. Prens Valkovski ki, soğukkanlı, zeki ve kurnaz, dilbaz, şahbaz, soylu, yakışıklı, azimli, zengin, şehvet düşkünü adam. Tam olarak "ezen", "güç sahibi".
- Size bunu vereceğiniz cevabın zevkini tatmak için sordum. Bunu söyleyeceğinizi önceden biliyordum. Hayır dostum; gerçek bir insanseverseniz, bütün akıllı insanların huyunun benimki gibi olmasını dileyin. Varsın çirkeflik bulunsun; aksi halde çok geçmeden akıllılar açıkta kalır, ahmaklar başa geçip mutluluk içinde yüzerdi. “Yıl uğursuzun...” olurdu. Zaten bilir misiniz, aptallarla geçinmek, onların gönlünü hoş etmek hem yerinde hem de karlı iş... Kör inançlara, hayatın bazı gereklerine, mevkiye önem verdiğime bakmayın. Yaşadığım çevrenin kofluğunu biliyorum. Ama rahatım yerinde oldukça ‘evet efendim’ciliği bırakmam, alçakgönüllü görünerek bunları savunurum. Sırası gelince herkesden önce sırt çevirecek de ben olacağım. Yeni fikirlerinizi bir bir biliyor, hiçbirine özlem duymuyorum. Buna gerek de yok zaten. Hayatımda hiçbir hareketim için vicdan azabı duymadım. Rahatım bozulmasın yeter bana! Benim gibiler sayılmayacak kadar çoktur; hepimiz huzur içindeyiz. Evrenin kuruluşundan beri varız biz. Günün birinde dünya batacak olsa biz gene üste çıkmanın yolunu buluruz. Hem biliyor musunuz, bizim gibi insanların ömrü uzun olur; buna hiç dikkat ettiniz mi? Seksen-doksan yaşına kadar yaşarız! Şu halde bizzat doğa bizi korumaktadır! Khe-khe-khe! Doksan yaşına kadar yaşamaya kararlıyım. Ölümü sevmem, korkarım ölümden... Ne şekilde öleceğiniz bilinmez ki...